Bahçe sahipleri kıssasındaki önemli ayrıntı…

 

Kur’an ın mealini okurken, kıssalarda ki ayrıntılara dikkat etmiyoruz…

Yusuf as kıssası örneğin… Yusuf as zamanında Mısır da ülkeyi yöneten kişiye,  Kur’an da neden “Firavun” denmemiştir de, “kral” kelimesi kullanılmıştır? Oysa Musa as kıssasında “Firavun” denilir… (Firavun, Mısırdaki yöneticilerin genel adıdır…)

O kadar şartlandırmışızdır ki beynimizi, çoğumuz mealler de kral yazdığını bile farkedemeyiz…

Hatta kıssalarda ki çoğu manayı da bu sebeple kaçırıyoruz…

Bu sebeple bir çok kişi, bazı kıssaların Kur’an da tekrar tekrar anlatıldığını sanıyor… Neden bu tekrarlar diye soranlar bile var… Oysa her defasında farklı bir ayrıntı anlatılıyor… Biz şartlanmış okuduğumuz için yakalayamıyoruz…

Geçen bir dostumla “bahçe sahipleri kıssasını” konuşurken de, benzer bir hatayı yaptığımı farkettim…

Dostum, kıssadaki güzel bir ayrıntıyı yakalamıştı…

Bahçe sahipleri kıssasının aşağıdaki iki sorunun cevabı olduğunu biliyordum… Bunlar;

“Müslümanlar, İnşallah kelimesini neden kullanmalı?”

“Bir insanın, herşeyini kaybedip, iflas etmesinin nedenleri neler olabilir?”

Ancak bu kıssanın, iflas eden kişinin “tavrının” ne olması gerektiği sorusuna cevap olduğunu bilmiyordum…

Öncelikle kıssayı hatırlayalım…

17-Şüphesiz biz, vaktiyle “bahçe sahipleri”ne belâ verdiğimiz gibi, onlara (Mekkeli inkarcılara) da belâ verdik. Hani o bahçe sahipleri, sabah erkenden (fakirler gelmeden) bahçenin ürünlerini devşirmeye yemin etmişlerdi.

18- (Bunu tasarlarken) istisna da yapmıyorlardı. (“İnşaallah” demiyorlardı.)

19- Nihayet onlar uykuda iken Rabbinden bir afet (ateş) bahçeyi sardı.

20- Böylece bahçe, (anızı) yakılmış toprağa döndü.

21,22- Derken, sabahleyin birbirlerine, “Haydi, eğer ürününüzü devşirecekseniz erkenden gidin” diye seslendiler.

23,24- Bunun üzerine, “Sakın, bugün orada hiçbir yoksul yanınıza sokulmasın” diye fısıldaşarak yola koyuldular.

25-(Yoksullara yardım etmeğe) güçleri yettiği halde (böyle söyleyerek) erkenden yola çıktılar.

26-Fakat bahçeyi o halde gördüklerinde, “Biz mutlaka yolumuzu şaşırmış olmalıyız!” dediler.

27-(Gerçeği anlayınca da), “Hayır, meğer biz mahrum bırakılmışız!” dediler.

28-Onların en akl-ı selim sahibi olanı, “Ben size ‘Rabbinizi tespih etseydiniz ya! dememiş miydim?” dedi.

29-Onlar, “Rabbimizi tesbih ederiz (yüceltiriz). Şüphesiz biz zalim kimseler imişiz” dediler.

30-Bunun üzerine birbirlerini kınamaya başladılar.

31-Şöyle dediler: “Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kişilermişiz!” Kalem suresi…

Kıssanın buraya kadar ki kısmı, başta verdiğim iki sorunun cevabı…

Peki kıssa daki ayrıntı nerede?

Hep diyorum ya, en yakın dostumuza güvendiğimiz kadar bile güvenemiyoruz yaradana diye…

Örneğin dostumuzla dertleşirken “Keşke çok kazandıracak bir işim olsa” deriz, ama iş dua etmeye gelince “Allahım, kendimi, ailemi geçindirebilecek kadar bir kazanç ver bana” diye dua ederiz…

Bir yakınım, hamileliğinde “Allahım, kızım olsun mavi gözlü olsun” diye dua ettiğini anlatmıştı… Gerçekten de mavi gözlü çok güzel bir kızı var… Çok da hayırlı bir evlat maşallah…

Şah damarımızdan bile bize yakın olan yaradana, nedense söylemek istediklerimizi söyleyemiyoruz… Sanırım, putperestlik ve şeyhlik inancının temelinde de bu hastalığımız var…

Çünkü Allaha söylemediğimiz şeyleri, aracılara! açıkça söyleyebiliyoruz… Şeyhine: “Dua etseniz de oğlum x firmasındaki şu işe girse” diyen kişi, yaradana dua ederken “allahım, oğlumu hayırlı bir işe yerleştir” diye dua eder… “Allahım, oğluma şu işi nasib eyle inşallah” diyemez…

Neden dua ederken trübünlere oynayan siyasetçiler gibi “samimiyetsiz” liğe bürünüp, söylemek istediklerimizden başka şeyler söylüyoruz…

Samimiyetle “dua” etmenin anlamı nerede kaldı… Haşa kimi kandırıyoruz…

Rabbim, insanların hem yaradanı, hem de en yakın dostu … Dertleşmek için, ihtiyaçlarımızı anlatmak için, dualarımızla ilk önce onun kapısına gitmemiz lazım…

Aynı hastalıktan doktora giden ve halini anlatan iki kişiye doktor aynı ilacı verebilir…Elbette ki, birisine iyi gelen bir ilaç , diğerine iyi gelmeyebilir… Oysa hastalık aynı…

O halde bir şeyin hakkımızda “hayırlı” olmasını ne belirler? İlaç mı, kişinin bünyesi mi?

Allah, bizi bizden çok seven, hakkımızda hep iyiyi isteyendir… Kendisine sığınan ve kendisinden dua dileyenlere kötüyü murad eder mi ki, hakkımızda hayırsız olanı bize versin?

Örneğin,” fakirlik hayırlıdır” diye genel bir kaide Kur’an da yoktur…

Zengin olunca mutalaka sapıtacaksın, Allah’ı unutacaksın diye bir şey yok… Hindistan çok fakir bir ülke ve halkı hayvanlara tapıyor… Fakirlikte şaşırtabilir insanı…

Demek ki mesele, ilaç, para, ya da evladın mavi gözlü olup olmaması değil… Mesele “insanın kendi bünyesinde” … Allahın rızasına uygun insan olunmasında…

Biz dualarımızda bütün isteklerimizi Rabbimizden dileyelim… Rabbim hakkımızda hayırlı olan ne ise zaten onu bize takdir eder… Sonrasında bize düşen, Allah’ın ilmine güvenmek ve sabretmektir…

Kıssa daki o ayrıntıya gelirsek…

32- “Umulur ki, Rabbimiz bize bunun yerine daha iyisini verir. Çünkü biz artık Rabbimizi arzulayanlarız.”

Kıssa sahipleri yanlışlarını anlayınca tövbe ediyorlar… Ve suçlu olmalarına rağmen yaradana, “bunun yerine daha iyisini verir “diye umarak dua ediyorlar…

Çünkü “ol “deyince, olmazları bile olduran Allah a inanıyorlar… Allah’ın dilediği takdirde, kaybettiklerinin daha iyisini onlara vereceğinden eminler…

Dikkat ederseniz, “Sen bize mahsülü güzel toprak verince biz şaşırdık, artık bize toprak verme” gibi umutsuz bir karanlığın içine sürüklemiyorlar kendilerini…

Aynı durumda biz olsak, karalar bağlarız… Yeniden başlayacak gücümüz de olmaz…

Oysa hatırlarsanız Musa as ile Hızır ( Kur’an da bu isimle geçmez, hangi kıssa olduğu anlaşılsın diye bu ismi kullandım) as kıssasında da, “salih” insanların başına bizim bakış açımıza göre hep kötü şeyler geliyordu, ancak sonunda öğreniyorduk ki, kaybedilenlerden daha iyisini Rabbim onlara murad ettiği için kişiler o olayları yaşıyorlardı…

Bu yüzden kaybettiğimiz şeyler her ne olursa, öncelikle kıssadaki bahçe sahipleri gibi hatalarımızı anlamaya çalışmamız lazım…

Sebepsiz yere insanın başına hiç bir şey gelmediğini göre, “hatayı nerede yaptım”, “hangi nokta da Rabbimin rızasına uymayan bir davranışta bulundum” diye kendimize sormamız lazım…

Eğer hatalarımızdan ders çıkaramaz isek, ister bir dönüm araziyi ekelim, ister tek bir meyve ağacı dikelim, sonuç hep hüsran olacaktır…

Hatamızı anladıktan sonra da duamızda hep “eskisinden daha iyisini” isteyelim…

Rabbimizin ilmine güvenerek, “samimiyetle” onun dostluğuna sığınalım, inşallah

Yaşadığımız her olayda da, salih kimselerin kaybettiklerinin yerine “hep daha iyi” şeylerin geldiği gerçeğini aklımızdan çıkarmayalım, inşallah…

Allahım! Bize dünyada iyilik ve güzellik, ahirette de iyilik, güzellik ver. Bizi ateş azabından koru.” (Namazlardaki oturuşlarda okuduğumuz, “Rabbena atina” diye başlayan duanın anlamıdır…)

Bu yazı Dini Meseleler, Yazılarım kategorisine gönderilmiş ve , , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bahçe sahipleri kıssasındaki önemli ayrıntı… için 3 cevap

  1. Tijen der ki:

    Ellerin nur olsun canım…

  2. Rasitbulbul der ki:

    ALLAH razi olsun, bu saatten sonra kimseden yardim istemeyecegim tek yardimcim Mevlam verirse güzel verir kurban oldugum

    • Merve der ki:

      “Hani onlar mağarada bulunuyorlardı. Hani o arkadaşına, “Üzülme, çünkü Allah bizimle beraber” diyordu. Allah da onun üzerine güven duygusu ve huzur indirmiş, sizin kendilerini görmediğiniz birtakım ordularla onu desteklemiş, böylece inkâr edenlerin sözünü alçaltmıştı. Allah’ın sözü ise en yücedir. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Tevbe 40

      Rabbim, cümlemizden razı olsun inşallah değerli kardeşim…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.