Yüksek Topuklu Rüyalar…

 

Bir vesileyle yolum Zuhal Gedik hanımefendi ile kesişti…  Kendisi  “Lalezardır gönlüm” adlı kitabın yazarı…

Katıldığı bir yarışmada, jüri üyelerinden biri olan İskender pala gibi değerli hocadan yüksek notu hak edecek  ve birinci olacak kadar kuvvetli bir kalemi var…

Birazdan sizinle onun yazdığı bir hikayeyi paylaşacağım… Okuduğunuzda; onun yüreğinin derinliğini, naifliğini de fark edeceksiniz…

“Zuhal Gedik” ismini ben şimdiden en sevdiğim yazarlar hanesine kalın harflerle yazdım…

Zuhal hanımın sevenleri ile bulaşacağı ilk konferansında; onu en önden izleyebileceğim ve kitabımı imzalatacağım günü daha şimdiden sabırsızlıkla bekliyorum…

YÜKSEK TOPUKLU RÜYALAR

Yüzlerce kişinin doldurduğu konferans salonundan çıkalı henüz birkaç dakika olmuştu. Yazarın cümleleri parça parça, tamamlanmamış bir halde hafızasını yokluyordu. Güya bu konferans için zihninin bir köşesini boş bırakacak, böylece çıkışta hiçbir cümleyi unutmadan hatırlayabilecekti..

Aklında kalan kelimeleri birleştirmeye çalışsa da, bütün dinledikleri, bir türlü hatırlanamayan rüyalar kadar silikti hafızasında. Kalın bir çizgi halinde düşüncelerinde belirginleşen tek cümle vardı.

“İnsanları sevmeliyiz” demişti yazar…

Bunu ezberlenmiş bir şiir mısraı gibi üç beş defa söylemişti. Muhtemelen bu tekrarların sayesinde aklında böylesine yer etmişti.

Gitmeden önce, konferansta anlatılanlardan aklında kalanları not alabilmek için yazı defterini bile hazırlamıştı. Oysa döndüğünde sadece bir satırı dolduracak kadar cümlesi vardı. Aklındaki soru işaretleri ile beraber bu cümleyi “İnsanları sevmeli miyiz? “şeklinde yazdı.

İkinci kelimedeyken kalemin ucu kırılıverdi. İçinde kabaran bir deniz vardı da sanki onu kaleminin ucundan akıtmaya çalışıyordu. Bunu yaparken olanca gücüyle kaleme bastırdığının farkında bile değildi.

Yeniden yazmayı denedi. İkinci kelimedeyken kalemin ucu yine kırıldı. Anlaşılan kalem bu kadar yüklenmeye dayanamayacaktı.

Yazmaktan vazgeçerek yatağına uzandı.

“İnsanları sevmeli miyiz?” sorusunu kendisine sorarken, ayaklarını odasının leylak rengine boyattığı duvarına yasladı.

Her gün yapmayı âdet ettiği şekilde iki ayağını yan yana getirip seyretmeye başladı.

Sağ ayağı, sol ayağından çok büyüktü.

Aradaki büyüklük farkını anlamak istermiş gibi ayak parmaklarına dokundu. “Neden?” sorusunu aklına getirmemeye çalışarak bu hâle alışmış olmanın verdiği rahatlıkla gözlerini kapattı.

Başkalarından farklı olmak özel olmakla aynı anlama gelir miydi acaba?

Özel yaratılmış olma duygusu,  tuhaf görünme ıstırabını aşmasında yardımcı olabilir miydi? Biliyordu ki kadere inanan kederden emin olurdu.

Kadere bütün kalbi ile inanıyordu.

Kendisi için seçilmiş olanları gönülden kabullenmiş olmasına, hatta özel olduğunun sevincini içinde yaşamasına rağmen kederden emin olamamasının sebebi insanlar mıydı?

İnsanların önyargıları sanki onun kaderle arasının bozulmasını istiyordu.

Ayaklarının birisinin diğerinden çok büyük olması gerçekten de hayrete şayan bir şey miydi?

Yoksa, sokakta yavaş ve sendeleyerek yürümesi mi başkalarının alâkasını cezbediyordu?

Ayağını gören çocukların şaşkın gözlerle annelerini çekiştire çekiştire yanına gelmelerine bir şey demiyordu da… yetişkin insanların, hatta dedelerin bile karşısına dikilip bunun sebebini sormaları yok muydu?

Bilinmeyen bir sebebi insanlara anlatmaya çalışmak kadar zor bir şey olamazdı herhalde. Ne diyebilirdi ki…

Daha vahimi bu soruyu soranların aslında cevabını bilmediğini bilmeleriydi. Buna rağmen yine de sormalarıydı asıl tuhaf olan….Her şeye rağmen mi insanları sevmeliydi? Bilemiyordu.

Yıllar vardı ki, ayakkabıcılara girmemişti.

Vitrinleri süsleyen rengârenk ayakkabılara bakıp duran kadınlardan birisi olmayı istemiş miydi?

Bu soruyu içinde hep cevapsız bırakıyordu. Uzun zaman önce oldukça pahalıya yaptırdığı hiçbir albenisi olmayan siyah ayakkabılarını belki de daha yıllarca kullanmak zorunda kalacaktı.

Beğendiği ayakkabıyı giyemeyeceğini biliyordu, bu yüzden bir ayakkabıyı beğenmiş olmak onun için anlamını yitirmiş bir duyguydu.

Son günlerde herkes yeni açılan bir ayakkabıcıdan bahsediyordu. Önünden geçerken gayriihtiyarî gözleri, yüksek topuklu bir çift ayakkabıya takıldı.

Taze açmış gül kadar kırmızıydı. Üstelik ön kısmında bir fiyonk, ortasında da parlak bir taşı vardı. Bu ayakkabıyı görünce sanki kuvvetli bir sihre tutuldu. Gözünü ne gül kırmızısından ne de pırlanta gibi parlamakta olan taşından alabiliyordu.

Bir an için dükkânın önüne gitmeyi, hatta içeriye girmeyi bile hayal etti. Ayakkabıcıda olacakları hesap edip, buna değip değmeyeceğini düşündü.

Daha kararını vermemişken sanki tuhaf bir rüzgâr esti, onu kapıp dükkâna kadar sürükleyiverdi.

Vitrinin önünde o ayakkabıyı ne kadar zaman hayranlıkla seyretti bilemiyordu.

Ayakkabıcı “Buyurun abla, beğendiğinizi deneyin, almanız şart değil.” dediğinde ancak bu tatlı seyir son bulmuştu. Ah o cazip sözler yok muydu?

Ayakkabı alması anlamsız olan bir kadını bile ille de içeriye çekerdi.

Dükkâna girip ayakkabıyı eline alınca içinde kaynayan bir denizi taşıyormuş gibi hissetti kendisini.

Gülmekle ağlamak arası bir yüz ifadesi ile ayakkabıcının yüzüne baktı.

Bir yandan da bu kibar ayakkabının bütün kıvrımlarını ezberlemeye çalışıyordu. Neden sonra dükkân sahibinin “Deneyin lütfen” dediğini işitti.

Denemek!..

Ayakkabıcı muhtemel ki diğer ayağının büyüklüğünün henüz farkına varmamıştı.

Oysa, sadece bir ayağında deneyebilirdi.

Ayakkabıyı ayağında görmek arzusu öyle arttı ki bir hamlede giyiverdi.

Aynada ayağına bakmaya başladı. Yüzünde büyüyüp duran gülümsemeye engel olamıyordu. Ne hoş bir duyguydu bu…

Ayakkabıcıya dönüp, “Bunun tekini bana satar mısınız?” diye sorduğunda sorunun dükkan sahibi için saçma olup olmadığını düşünmemişti bile…

Bu soru karşısında ayakkabıcı önce anlayamamış gibi yüzüne bakmış, sonra öteki ayağını fark etmiş olacak ki gözlerini iyice açıp kısık bir sesle, “Nasıl yani?” diyebilmişti.

Şaşkınlığı yüzünün çizgilerinde dalga dalga yayılıyor, ne diyeceğini bilemez bir halde sadece susuyordu. Belki de diğer insanlar gibi onun da dudağının ucuna “Neden?” sorusu gelip gelip gidiyor, ama bir türlü ses olup can bulmaya cesaret edemiyordu.

Sadece cevap verme mecburiyetinin verdiği baskıyla olacak, dükkânın orta yerine mermi gibi fırlayıverdi kelimeler: “ Tek satmıyoruz abla.”

Bir çift ayakkabının tekinin satıldığı nerede görülmüş ki? Adamın gözlerinden gözlerini kaçırarak ayakkabıyı ayağından çıkardı.

Elinde bir resim tablosu gibi tutup bir kere daha zevkle seyrettikten sonra usulca yere bırakıverdi.

Yorgun bir kalple dışarıya çıktı.

Ayakkabıcının, arkasından büyük ayağına uzun uzun baktığını hissetti.

Dolan gözlerini işaret parmağının arkası ile sildi. Neden yapmıştı ki bunu?

Yıllardır girmediği ayakkabıcıya neden girmişti?

Ayakkabıcıların önünde dikilip vitrinleri seyretmek ona mı düşmüştü? O kırmızı ayakkabının cazibesine kapılacak kadar zayıf mıydı yani?

Kadındı nihayetinde ve süslü giyinmek onun için de bir dayanılmaz bir şeydi. “Fıtrattan…”  diye düşündü.

Güzel görünmeye karşı böylesine meyyal yaratılmış olmak bir acziyet değildi belki de. “Ayaklarından biri diğerinden çok büyük olmayan kadınlar ne kadar şanslı olduklarını hissedebiliyorlar mı?” acaba diye geçirdi içinden. En azından ayakkabıyı çift olarak alabilecek kadar….

Her sabah erken saatlerde başlayarak bir sabır ilmeği dokuyordu ömür tezgahında… Bu dokuma işlemi nihayete erdiğinde hiç kuşkusuz harikulade bir eser meydana gelecekti.

Sabır, cennet kapısını açan en güzel anahtardı.

O kapıdan girmeden önce, önünde kırmızı fiyongu ve parlayan taşı olan bu ayakkabılardan isteyecekti cennetin sahibinden. Onlar olmadan girmeyecekti o kapıdan…

Bunu düşününce sanki bütün zerrelerine sonsuz bir ferahlık yayıldı.

İplikleri birbirine bağlar gibi, sabahları gecelere, geceleri sabahlara iliştirip hayatı tevekkülle dokumaya devam edecekti.

Ayakkabıcıdan beş on adım kadar uzaklaşmıştı. Büyük ayağına baktı, sonra dönüp vitrindeki o kırmızı ayakkabıya…

Kendi kendine “Cennetin kapısında…” diye mırıldandı, hafif aksak yürüdü…

Zuhal Gedik…

Yazarın kitabı;  Lalezardır Gönlüm… “http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=434931

Bu yazı Yazılarım kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.