Kandil geceleri kutlanmalı mı?

Peygamber efendimiz as  zamanında ve dört halife döneminde mirac veya regaib kandili var mıydı sizce?

Bu gece camiler dolar taşar şimdi…

Kandil gecelerinin önemi yerine, Kur’an ı anlamanın ve namazın değeri vurgulanmış olsaydı bugüne kadar, o zaman sadece bu gecelerde değil, her gece camiler dolardı…

Ne yazık ki sadece bir geceyi  ihya edip, diğer geceleri ihmal ediyoruz…

Bütün kandil gecelerini ibadetle geçirmiş bile olsak, hepsi toplansa, gene de vaktinde kılınan bir namaz kadar değerli değildir…

ve başlıktaki soruları merak edenler için güzel bir çalışma paylaşıyorum… (Kadir gecesi, Kur’an da bahsedildiği için bu gecelerden farklıdır)

Regaib ve Mirac Kandilleri

Recep ayında bulunan Regaib ve Mirac kandilleri ve faziletleri hakkında da herhangi bir delil bulun-ma-maktadır. Özellikle tasavvufi eserlerde yer alan, Hz. Peygamberin Regaip gecesinde ana rahmine düştüğü, Recep ayının ilk Perşembe günü oruç tutup gecesinde Regaip namazı adıyla bir namaz kılmanın sevap olduğu ve bu gecenin birçok faziletinin bulunduğu yönündeki rivayetlerin “asılsız” olduğu hadis âlimlerince belirtilmiştir.

Bir de halk arasında “üç aylar” olarak bilinen Recep, Şa’ban ve Ramazan ayları hakkında rivayet edilen: “Recep Allah’ın ayıdır, Şa’ban benim ayım, Ramazan da ümmetimin ayıdır.” Sözü hakkında âlimlerin çoğu “bu uydurmadır” demiştir.

Ayrıca yine Recep ayının fazileti hakkında: “Kim o ayda şu kadar namaz kılarsa ona şu kadar sevap verilir, kim o ayda istiğfar ederse ona şu kadar ecir verilir.” Şeklinde hadis diye rivayet edilen sözlerin hepsi mübalağadır, hepsi âlimler tarafından tekzib edilmiştir.

Özellikle Regaip gecesi ile ilgili olarak halk arasında meşhur olan Regaip namazıyla ilgili rivayeti, 1023 (h. 414) yılında vefat eden Ali b. Abdullah b. Cehdâm isimli Mekkeli sûfî bir zatın ihdas ettiği / ortaya çıkardığı kaynaklarda belirtilmektedir.

Yine kaynaklarda Regaip gecesiyle ilgili özel ibadet ve kutlamaların hicri 4. yüzyılda (miladi 10. yy) ortaya çıktığına ve bu gecenin ilk defa “kandil” olarak kutlanmasına hicri 448 (m. 1056) yılında Kudüs’te, 480 (m. 1087) yılında da Bağdat’ta kutlanmaya başladığına dikkat çekilmektedir.

“İslam âlimlerinin büyük bir kısmı Hz. Peygamber, sahâbe ve tâbiîn dönemlerinde Regaib kandilinin bilin-me-diğini, kandil geceleri kutlanmasının diğer dinlerin tesiriyle ortaya çıktığını, dolayısıyla bu gecede özel bir ibadet yapmanın dinde yeni ibadet ihdası anlamına geleceğini, Resul-i Ekrem tarafından genel olarak bidatlerin yasaklanmasının yanı sıra Cuma günü ve gecesi özel bir ibadet yapılmasının da yasaklandığını, bu sebeple Regaib günü ve gecesinde muayyen ibadetler yapmanın dinen sakıncalı olduğunu belirtmişlerdir.”

Yalnız Recep ve Şa’bân ayları hakkında bir kaç söz söylenmesi gerekmektedir: Recep ayı “dört haram ay”dan bir tanesidir. Diğerleri Zilkade, Zilhicce ve Muharrem aylarıdır. Bu aylarda savaşmak haram kılınmıştır. Dolayısıyla bu ayların diğer aylara göre bir fazileti bulunmaktadır. Âlimler bu aylarda oruç tutmanın müstehab olduğunu söylemişlerdir. Fakat Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemden ve ashab-ı kiram’dan “özellikle” bu ayda oruç tutmanın faziletine dair herhangi bir sahih rivayet nakledilmemiştir.

Şa’bân ayına gelince: Sahih rivayetlere göre Peygamberimizin Ramazan ayından sonra en çok oruç tuttuğu ay Şa’bân ayıdır.  Üsâme b. Zeyd (r.a) şöyle bir hadis rivayet etmiştir: “Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Şa’bân ayında tuttuğu orucu hiçbir ayda tutmamıştır. Kendisine: “Ey Allah’ın Resulü! Senin, Şa’bân ayında tuttuğun orucu başka bir ayda tuttuğunu görmedim” dedim. O da şöyle buyurdu: “Şaban, Receb ile Ramazan arasında insanların gafil bulunduğu ve amellerin, âlemlerin Rabbi olan Allah’a yükseldiği aydır. Ben de amelimin (Allah Teala’ya) oruçlu olduğum halde yükselmesini seviyorum.”o halde bu ayda oruç tutmanın Peygamber (sav)’in güzel bir sünneti olduğu rahatlıkla söylenebilir.

4. Mevlid Kandili

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem, Ashab-ı Kiram, Emevîler ve Abbâsîler dönemlerinde herhangi bir kutlama örneğine rastlanmayan Rebiulevvel ayının on ikinci gecesi olan Mevlid kandili, ilk defa hicretten yaklaşık üç yüz elli yıl kadar sonra Mısır’da, Şii Fâtimî Devleti döneminde kutlanmaya başlamıştır.

Eyyûbîler döneminde birçok tören ve bayram kaldırılmış olduğundan Mevlid kutlamaları Erbil Atabegi Begteginli Muzafferuddin Kökböri (ö. 629/1232) tarafından büyük törenlerle yeniden kutlanmaya başlamıştır. Muzafferuddin Kökböri’nin bu kutlamaları yeniden başlatmasının ardında, Musullu sûfi Ömer b. Muhammed el-Mellâ’nın bulunduğu belirtilmektedir.Peygamber Efendimizin doğum günü olan bu günün / gecenin faziletine dair de herhangi bir delil mevcut değildir.

Ebû Şâme el-Makdisî, Şehâbeddin el-Kastallânî, İbn Hacer el-Askalânî, Celâleddin es-Suyûti gibi bazı âlimler Peygamberimizin dünyaya gelmesi sebebi ile sevinmenin, bu gün münasebetiyle muhtaçlara yardım etmenin, Peygamberimize şiirler (mevlid gibi) okumanın güzel birer amel olduğu söyleyerek, bu gibi Mevlid kutlamalarının “bid’at-ı hasene” sayılması gerektiğini söylemişlerdir. Mâlikî fakihi İbnu’l-Hâc el-Abderî, Ömer b. Ali el-Lahmî el-Fâkihânî, İbn Teymiyye, Muhammed Abduh, Abdulaziz İbn Bâz ve Hammûd b. Abdillah et-Tuveycîrî gibi âlimler ise mevlid kutlamalarına “bid’at-i seyyie” gözüyle bakmış ve buna şiddetle karşı çıkmışlardır.

Değerlendirme

Dinde sonradan ortaya çıkan ve hakkında herhangi bir delil bulunmayan bu gibi durumlar hakkında Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“İşlerin en kötüsü sonradan ihdas edilenler / ortaya çıkarılanlardır.”

“Sonradan ihdas edilen her şey bid’attir”

“Her bidat dalalettir, her dalalet de ateştedir.”

İmam Malik’in konuyla ilgili şu sözünü hatırlamakta da büyük fayda vardır:

“Kim, bu ümmet içerisinde (din adına) geçmişte olmayan bir şey ihdas ederse (ortaya çıkarırsa) bu kişi, Hz. Peygamber’in Allah tarafından kendisine verilen risalet (elçilik) görevine ihanet ettiğini iddia etmiş olur. Çünkü Allah Teala “…Bugün dininizi olgunlaştırdım; size olan nimetimi tamamladım. Size din olarak İslâm’ı uygun gördüm…” (Mâide, 5/3) buyurmuştur. Bu yüzden, o gün din olmayan (dine dâhil olmayan) şey bugün de din olamaz!”

Sonuç olarak şu söylenebilir ki; ne Kur’an’da ve ne de sünnette bugün geniş halk kitleleri tarafından kutlanan kandil gecelerine işaret vardır. Mübarek kabul edilen bu geceler, Peygamber Efendimiz ve ashabından çok sonra Mısır ve Kudüs’te kutlanmaya başlamış, daha sonra İslam dünyasının çeşitli bölgelerine yayılmıştır.

Bu kutlamalar kesinlikle İslam’ın bir emri veya bir tavsiyesi değildir. Müslüman toplumlar tarafından ortaya çıkarılmış ve gelenek haline gelmiştir.

Osmanlı padişahlarından II. Selim döneminden itibaren ‘kandil’ adını alan bu geceler miraciye, regaibiye, mevlüt gibi çeşitli etkinliklerle ihya edilmiştir. Kandil gecelerini kutlayan her toplum kendi kültüründen bir şeyler eklemiş ve böylece bu geceler gelenekselleşmiştir. Günümüzde de kandil geceleri halk camilere akın etmekte, kandil simidi ve tebrikleşmelerle son derece yoğun bir şekilde kutlanmaya devam etmektedir.

YAHYA ŞENOL

Yazının orjinalini, yararlandığı kaynakları, Beraat ve Kadir gecelerini de aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz…

http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/kandil-geceleri.html

Faruk Beşer’in de bu konuda ki uyarıcı yazısını ayrıca dikkatinize sunuyorum…

http://www.stargazete.com/guncel/yazar/faruk-beser/kandillerin-mubarek-gecelerin-asli-nedir-haber-112674.htm

 

 

 

Bu yazı Beğendiklerim, Dini Meseleler, Yazılarım kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Kandil geceleri kutlanmalı mı? için 2 cevap

  1. Merve der ki:

    Meryem meselesi;
    diğer dinlerle ve onların kitaplarıyla, Kur’an da benzerliklerin olması normal… Çünkü hepsi hak din iken, başkalaştırılmış, değiştirilmiş…
    Kur’an da meryem ra ile ilgili iki ayrı kişilik yoktur… aslında ayet o kadar açık ve netki… tekrar okuyalım..
    Kucağında çocuğu ile halkının yanına geldi. Onlar şöyle dediler: “Ey Meryem! Çok çirkin bir şey yaptın! Ey Hârûn’un kız kardeşi! Senin baban kötü bir kimse değildi. Annen de iffetsiz değildi.” (Meryem 27-28)
    Bunu şöyle bir örnekle açıklamaya çalışacağım… mesela x bir şahıs var ve onun dedesi geçmişte tanınmış bir hoca, alimmiş… ama bu x kişi, dedesindn farklı sapkın bir yola girmiş… Onun bu halini tasvip etmeyenler ve dedesini tanıyanlar ne derler, ey şu nun torunu…

    Burada ki ey Harunun kız kardeşinden kasıt, “Ey harunun soyundan gelen”… eğer böyle bir ima olmasa, yani gerçekte harun un kız kardeşi olsa, o zaman halk şöyle bir şey sorar.
    “harun, senin halini gördümü, ya da “abin seni görünce ne diyecek, ” ya da abinden korkmuyor musun” gibi şeyler olması gerekmez miydi…
    Zaten dikkat ederseniz, önce harun’un kızkardeşi olduğu, sonra babasının kötü bir kimse olmadığı, annesininde iffetsiz olmadığı vurgulanmış… yani dededen başlayıp, anne babayla son bulan “soya” vurgu yapılıyor…
    ilk bahsettiğiniz konu ise;

    Bu konuda yargılayacağınız kişi ben değilim, “Buhari”… Çünkü sizin bahsettiğiniz rivayetler olduğu gibi tam tersi anlama gelen rivayetlerde var…

  2. Özgür der ki:

    İslamın getirdiği öğretiler her devirde
    geçmişe saplanıp kalmış ,
    eskiler bilir diyen,
    araştırmayan,
    araştırmaya kalkanlara da sapık muamelesi yapan,
    yada araştırmaya ne gerek var eskiler ne söylemişse odur,
    ne diye kendiniz yeniden aklınızı kullanıp doğrusunu arıyorsunuz,
    en eskiler en doğruyu söylemişler,
    onların yorumlarıdır doğru olan,onlar hata etmezler
    diyen “kör taassup sahipleri”
    tarafından karanlıkta bırakılmaya çalışılmıştır.Bugün de hala daha yapılan
    budur. Tarihi verileri hiç bir şeyi referans göstermeden, doğru mu yanlış mı
    incelemeden alan ,bunlardan kendilerine göre manalar çıkaran ister kendine
    müslüman desin ister ateist yada başka bir şey bu gibi kişiler
    insanları cehalette bırakıp, kendi doğrularına! göre din oluşturup
    onu yaymaya çalışıp, insanları karanlığa gömmüşlerdir.

    Bir de etrafına bakınıp rivayetlerden beslenen uydurma dinin sonuçlarını
    görüp bunu İslam zanneden,sonra da İslamın ana kaynağını samimi bir şekilde anlayarak okumak yerine, olduğu gibi komple bütün yapıya saldırmaya başlayan,
    doğruları aramak niyetiyle değil sadece nereden ne hata çıkartabilirim diye zorlama yorumlarla olaylara yaklaşan, kendine dinsiz diyen ama aslında kendi kurdukları dinlerinin dindarları olan kişilerdir.

    Bunlar bir makine ve kullanım klavuzu alıp sonra klavuza hiç bakmadan,
    komşuyu kendi makinesinin aynısını kullanırken seyreden ,
    makineyi önce almış o daha iyi bilir diyen, sonra makinesini izlediği
    şekilde kullanmaya kalkışan,bu yüzden de makineyi bozan sonra da
    kalkıp hem makineye, hem klavuza hem de komşuya söven,
    bir daha evine makine sokmayacağını söyleyen kişiye benzerler.
    Bunların bazıları zaten makinenin derdinde değillerdir.Makineden nasıl
    kurtulacaklarını bilemeyip bu tuhaf yolu izlerler.Çünkü makinenin
    yada klavuzun bir hatası olmadığını içten içe bilirler.

    Bu tuhaf , gerici , cahilce davranışlar insanlığı karanlığa gömüyor.
    Yoksa Allah ın kendi Kitabında “size din olarak seçtim” dediği İslam değil!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.