Öyle bir zaman gelir ki…

 

Bir gün; çok titiz ve şehrin zenginlerinden bir adam,  yine şehrin ileri gelenlerinden birinin yaptığı bir toplantıya davet edilmiş…

Ancak adamın titizliği başına dert… Daveti aldığı andan itibaren kara kara düşünmeye de başlamış…

“ya görüntüsüyle içimi kaldıran kişiler de toplantıya katılırsa… Onlarla aynı sofrada yemek yemek zorunda kalırsam?”

Bir yandan da “Belki de toplantıda önemli kararlar alınacak… Bulunmam lazım…”

Bakmış olacak gibi değil, mecbur bir şekilde toplantının yapılacağı hana gitmiş… Ev sahibi kendisini kapıda karşılamış … Birazcık hasbihalin ardından kendisine oturacağı yer gösterilmiş…

Titiz beyimiz yerine oturmuş ama içinde bir sıkıntı… Gözü kapıdan içeri girenlerde…

Derken içeriye;  temiz, ama kıyafetleri baştan aşağı yamalı fakir, yaşlı bir zat  girmiş… Bizimki onu görür görmez içinden “eyvahhhh, inşallah yanıma oturmaz, nasıl yemek yerim ben onunla aynı sofrada” diye geçirmiş…

Yaşlı zat, ev sahibinin oturması için gösterdiği yere bakıp ev sahibine “ Ben orada değil de, ateşin başında oturmak isterim… Müsaade var mı?” deyince kendisine “Hay hay” denilmiş…

Beyimiz içinden derin bir ohhh çekmiş… “Çok şükür yanıma oturmadı”…

Akşam olunca bu sefer onu başka bir sıkıntı sarmış… “Ya aynı odada uyumak zorunda kalırsak… “

Herkese yatacağı yerler söylenmiş… Ateşin başında oturan yaşlı adama da…

Ama O;

“Müsaade ederseniz ben burada, ateşin yanında dinlenmek isterim… Zaten gece uykumda pek yoktur… Odadakilere rahatsızlık vermeyeyim”

Beyimiz bu cevapla bir kez daha rahatlamış… O rahatlıkla derin bir uykuya dalmış… Ve tabii ki derin bir rüyaya…

Bakmış ki kendisi yerden epey yüksekte, baş aşağı bir şekilde sallanıyor… Bir minarenin tepesinden aşağıya doğru sallandırıldığını, etrafına telaşla bakınca fark etmiş…

Kalbi yerinden çıkacakmış gibi korkuyla atmaya başlamış…

Tam kendisini ölümle hayat arasında neyin tuttuğunu, nerede asılı olduğunu anlamaya çalışırken birden bir ses işitmiş…

“Söyle, bırakayım mı?”

Titiz beyimiz sesin geldiği yöne bakınca ne görsün…

Gece boyunca bir araya gelmemek için uğraştığı yaşlı adam, işaret parmaklarının ucuyla onu paçalarından tutuyor…

ve her defasında daha yüksek bir sesle ve  daha hızlı şekilde bir bayrak gibi sallıyor beyimizi…

“Söyle… bırakayım mı?”

Bizimki “Ben ettim sen etme, yalvarırım affet, kulun kölen olayım yapma” … feryat figan…

“Söyle… bırakayım mı seni?”

“Aman ben ettim, sen etme”

Korkuyla, kan ter içinde rüyadan uyanmış… Anlamış hatasını… Bir an önce özür dileyebilmek için odasından fırlamış…

Bakmış ki o zat, ateşin başında ibadet halinde…

Tam yanına yaklaşmış özür dileyecekken, o zat tebessüm ederek gencin yüzüne bakmış;

“Evlat,  çok yalvardın, onun için bırakmadım, affettim seni”…

Dedemin anlattığı hikâyelerden birisiydi… sonra şöyle derdi…

İnsanları kılık kıyafetinden aşağılayanlar…

Temizliği, sadece zenginlere mahsus sananlar…

Kalplerin özünü bilmeyip, karşısındakine görebildiği kadarıyla değer biçenler…

Kibirlenenler…

ben ettim, sen etme” diyecekleri bir günü mutlaka yaşarlar…

 

 

 

 

Bu yazı Yazılarım kategorisine gönderilmiş ve , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.