Müslüman ülkede doğmayanlar cehenneme mi gidecek ?

 

Şöyle bir durum düşünün.

*Sigara içen ve akciğerlerinden hasta olan bir kişi doktora gider. Doktor, bu kişiye sigara içmemesi gerektiğini uzun uzun anlatır ve kendisine sigaranın zararlarının anlatıldığı bir kitap verir.

Bir süre hastanede oyalanan hastamız, eve giderken, kendisine sigaranın zararlarını anlatan doktorun bahçede sigara içtiğini görür…

Bu durumda hasta iki şekilde davranabilir…

  1. Doktorun sigara içmesini kendine örnek alabilir ve “Doktor içtiğine göre sigara anlattığı kadar da zararlı olamaz. Öyle olsa kendi de içmezdi. Sigara içmeye devam edeceğim.” diyebilir.

ya da;

2.  Sigaranın zararlarının anlatıldığı “kitabı” okur, kötü alışkanlığından vazgeçer.

Soru şu?

“Akıl” hangi seçimi gerektirir?

A -Doktorun davranışlarını referans kabul etmeyi mi?

B –Kitaptaki bilgileri referans kabul etmeyi mi?

Cevaplarınız önemli…

Çünkü bu örnek her ne kadar konuyla alakasız gibi görünse de, aslında konuyu açıklıyor.

Şöyle ki;

Sürekli şöyle bir soru soruluyor…

Müslüman’a bakıyorum, yalan söylüyor, kul hakkı yiyor. Bir de Müslüman ol-ma-yan birine bakıyorum. Adam dürüst, sözünün eri, herkesin hakkına riayet ediyor. Bu kişi sırf Müslüman diye cennete gidecek ama diğeri cehenneme. Ben böyle bir yargılamaya inanmıyor, İslam’ı reddediyorum.

Hatta şöyle bitirir.

Ben sadece – aklıma- inanırım. Esas olan kalp temizliğidir.”

Dikkat ederseniz, kişi bu sonuca  ulaşırken, kendisine delil olarak “davranışları” almıştır…

Kıyaslamayı yaparken de, nedense Müslümanı yalan söyleyen bir kişi olarak belirlemiş, Müslüman olmayan kişiyi de hiç yalan söylemeyen kişi olarak belirlemiştir…

Oysa önermeyi, tam tersi şekilde de kurabilirdi…

Bir önyargı ile oluşturulan bu değerlendirme mantıklı olmadığı  gibi, gerçeği de yansıtmıyor.

Bu durum, sigara içmek isteyen hastanın, bütün doktorların sigara içtiğine kendini inandırması gibi…

Oysa yapması gereken , “kitapta yazan bilgilere” bakmak olmalıydı…

Çünkü  bu kişinin hassas olduğu asıl nokta , “Yalan konusu” dur.

Kişi eğer İslamı “yalan” konusu üzerinden değerlendirerek kabul veya reddedecek ise,

Yapması gereken ,   “İslam, yalan söylemeye izin veriyor mu” sorusunun cevabını araştırmak olmalıdır…

Cevabı Kur’an-ı Kerim’de aramalıdır.

2.

Şöyle bir örnek üzerinden ilerleyelim…

Bir sınıfta 2*2= nedir? sorusu soruluyor… Bu soruya bir öğrenci “3” cevabını veriyor ve öğretmene diyor ki;

“Sınıfta bu soruya 1 cevabını veren de var, 2 cevabını veren de … Ben ise 3 dedim. Doğruya yakın cevap verdiğim için benim cevabım doğru sayılmalı” …

Doğruya yakın cevap verdiğini düşünenler…

Tıpkı şu kişiler gibi…

Ben namaz kıl-mı-yorum ama namaz kılanlar gibi gıybet de yapmıyorum. O cennete girecekse, ben hayli girerim.

Ben oruç tut-mu-yorum ama şu kadar fakiri doyuruyorum. Müslümanlar gibi iftar saati midemi tıka basa da doldurmuyorum. Ben onlardan daha fazla sevap kazanıyorum.

Ben içki içiyorum ama bilincimi kaybetmiyor, etrafıma zarar vermiyorum. Bazı Müslümanlar gibi karımı dövmüyorum.

Ben milli piyango bileti alıyorum çünkü bunun kumar olduğuna inanmıyorum. Piyango kumar olsaydı ilk başta İslami hassasiyetleri olan devlet buna izin vermezdi. Hem ben çıkan paranın yarısını da ihtiyaç sahipleri ile paylaşacağım zaten.

Bunların hepsi “sınıfta 1 ve 2 diyenler de var… ben ise 3 dedim. Beni doğru kabul edin” diyenler…

Oysa sınıfta 4 cevabını yani doğru cevabı verenlerde var…

Ve en önemlisi kitapta 2*2= 4 olduğu yazılı…

Bunun anlamı ise, bu cevabın dışındakiler “yanlış” demektir.

Yanlış, yanlış ile kıyaslanamaz.

Ve en önemlisi “Yanlışların içinde cevabı arayanlar “doğruyu” bulamazlar…

Bu durumda “beni doğru kabul edin” ısrarı niye ?

Gerçek şu ki, günümüzde seküler hayat insanlara gösterişli sunuldukça, “Allah’ın koyduğu sınırlara” göre yaşa-ma-yan Müslümanlar, bu yaşantılarını normalleştirmek adına kendilerince “Müslüman” tanımı oluşturdular…

Öyle ki;

Müslümanlığı ; sadece Allah’a ve peygamberlere inanmaya indirgediler…

Namaz kılmıyor, oruç tutmuyor ve bunu kendilerine hiç problem etmiyorlar.

Zinayı zina olarak görmüyor.

Faizi haram olarak görmüyor.

İçki içiyor.

Kendi yakını olan kişiler hata yaparsa, onun hatasını meşrulaştırmaya çalışıyor. Adaletli davranmıyor.

Bahçesinde , başkalarına sattığı (ilaçla büyütülmüş) domatesi ayrı yere, kendi yiyeceği (ilaçsız) domatesi ayrı yere ekiyor. Dürüst davranmıyor.

Milli piyango kuyruklarına giriyor vs…

Sonra da rahatça uyuyor.

Çünkü “iman ettim” demesinin kendisini kurtaracağını sanıyor… Çünkü televizyonda bunu söyleyen hocalar var…

Kendinden o kadar eminki, ömründe bir kere kapağını kaldırıp bak-ma-mış, “acaba Kur’an Müslümanı nasıl tanımlıyor, Allah bana ne emrediyor” diye…

Oysa okusa çok ama çok şaşıracak…

Müslüman’ım demenin, “Senin emir ve yasaklarını kabul ettim, hayatımı buna göre yaşayacağım Rabbim” demek olduğunu öğrenecek..

Ayetlerde günah olarak belirtilen bir husus konusunda , “ben şunun günah olduğunu düşünmüyorum” demenin ,

Aslında onun hakem, adl, hakim,muksit sıfatlarını inkâr etmek demek olduğunu, bunun Allah’ı inkâr manasına geldiğini görecek…

Tanrıyı bir deist gibi tanımlayıp, hayatı bir deist gibi yaşayıp , Müslüman ölüneceği nerede yazıyor …

Bu, Allah’ın indirdiğini beğenmemeleri, bu sebeple de Allah’ın onların amellerini boşa çıkarmasındandır. Muhammed suresi 9;

“Öyle, çünkü onlar Allah’ın hışmına sebep olan şeylerin ardına düştüler de onun hoşnutluğunu istemediler. O da onların bütün amellerini boşa çıkarmıştır.” Muhammed suresi; 28

İman ettim demekle, Müslüman olmuyoruz.

“İnsanlar, “İnandık”demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı zannederler.” Ankebut; 2

Kur’an-ı kerimde “EY İMAN EDENLER” diye başlayan ayetler vardır…

Allah’a , peygamberlerine, ahirete iman etmiş (kelime-i şehadet getirmiş ) kişilere hitap eder yaratan…

Sadece “iman ettim” demek yeterli olsaydı, bu hitaptan sonra gelen cümlenin “cennet müjdesi” olması gerekirdi…

Bakalım nasıl …

İman edenlere müjde mi veriliyor, yoksa “uyarılar” da bulunup “eğer imanınızda samimi iseniz bu uyarılara uyun mu “ deniliyor…

Ey iman edenler! Allah’a ve Resûlüne itaat edin ve (Kur’an’ı) dinlediğiniz hâlde ondan yüz çevirmeyin. Enfal 20

Ey iman edenler, rükû edin, secde edin, Rabbinize kulluk edin ve hayır işleyin ki kurtuluşa eresiniz. Hac suresi 77

Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Resûlü’nün çağrısına uyun ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Yine bilin ki, O’nun huzurunda toplanacaksınız. Enfal 24

Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekiyorsa, öylece sakının ve siz ancak Müslümanlar olarak ölün. Ali İmran 102

Ey iman edenler! Sabrederek ve namaz kılarak Allah’tan yardım dileyin. Şüphe yok ki, Allah sabredenlerle beraberdir. Bakara 153

Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı. Bakara 183

Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve yerden sizin için çıkardıklarımızdan Allah yolunda harcayın. Kendinizin göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın ve bilin ki Allah, her bakımdan zengindir, övülmeye lâyıktır. Bakara 267

Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı hâlde insanlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan ve maruz kaldığı şiddetli yağmurun kendisini çıplak bıraktığı bir kayanın durumu gibidir. Onlar kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah, kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez. Bakara 264

Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğru söz söyleyin ki, Allah sizin işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah’a ve Resûlüne itaat ederse, muhakkak büyük bir başarıya ulaşmıştır. Ahzab ;70-71

Ey iman edenler! Kat kat arttırılmış olarak faiz yemeyin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki kurtuluşa eresiniz. Al-i İmran 130

Ey iman edenler! (Aklı örten) içki (ve benzeri şeyler), kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak, şeytan işi birer pisliktir. Onlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. Maide 90

Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz, sakın ha sizi adaletsizliğe itmesin. Âdil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. Maide 8

Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa, Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. (Onları sizden çok kayırır.) Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın. Eğer (şahitlik ederken gerçeği) çarpıtırsanız veya (şahitlikten) çekinirseniz (bilin ki) şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. Nisa 135

Ey iman edenler! Hepiniz topluca barış ve güvenliğe (İslâm’a) girin. Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır. Bakara 208

Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun. Tevbe 119

Ey iman edenler! Eğer siz ancak Allah’a kulluk ediyorsanız, size verdiğimiz rızıkların iyi ve temizlerinden yiyin ve Allah’a şükredin. Bakara 172

Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir. Hucurat;12

Allahın, en iyi hüküm veren olduğuna iman edip, onun ilmine teslim olduğumuzda ve onun yolunda yaşama gayreti gösterdiğimizde iman etmiş oluyoruz…

Bu nedenle;

“Bazı Müslümanlara bakıyorum, namaz kılıyor ama yalan söylüyor, kul hakkı yiyor.. ben namaz kılmıyorum ama onlar gibi değilim diyen kişi;

Bahsettiği kişinin cennete gittiğini nereden biliyor ?

Kur’an ı Kerim’de bu özellikteki kişiler  -cennetle mi müjdelenmiş- , yoksa  -yazıklar olsun  onlara mı- denilmiş…

“Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, Onlar namazlarını ciddiye almazlar. Onlar (namazlarıyla) gösteriş yaparlar. Hayra da mâni olurlar.” Maun suresi ; 4-7

 

Sonuç olarak;

İman eden kişi; hem Allah’ın emrettiği ibadetleri yapması gereken, hem de salih amel işlemesi gereken kişidir…

İman edip salih ameller işleyenler, işte öyleleri de cennet ehlidirler ve orada ebedî kalıcıdırlar. Bakara 82.

Şüphesiz iman edip salih ameller işleyen, namazı dosdoğru kılan ve zekâtı verenlerin mükâfatları Rableri katındadır. Onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır.

İman edip salih ameller işleyenlere gelince, Allah onların mükâfatlarını tastamam verecektir. Allah, zalimleri sevmez.”

İman ve salih amel, bir bütündür. ..Biri olmadan diğeri olmaz…

Başkalarının nasıl davrandığı bizim konumuz değildir… Çünkü biz yargılama merci değiliz…

Bu Allah ile kul arasındadır.

“Başkası şöyle yapıyor” diyerek, kendi hatalarımızı da meşrulaştıramayız…

Kur’an- Kerim’de 2*2=4 ise, biz hayatımızı bu kurala göre inşa etmekle yükümlüyüz…

Hatalarımızı bilip kendimizi düzeltmeye çalışmalıyız.

Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltin. Siz doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O zaman Allah, size yaptıklarınızı haber verecektir.” Maide 105

“Hatamı doğru kabul edin” de ısrar etmek, hata yaptığını kabullenmemek, kibirdir..

Cehenneme gidecek olan “KİBİR”dir.

Ona “Allah’tan kork”denildiği zaman, gururu onu daha da günaha sürükler. Artık böylesinin hakkından cehennem gelir. O ne kötü yataktır! “ Bakara 206

Kendilerini temize çıkaranları görmedin mi? Hayır! Allah, dilediğini temize çıkarır ve kendilerine kıl kadar zulmedilmez. Nisa suresi 49

Cehenneme gidecek olan GERÇEĞİ İNKARDIR.

“Allah’a karşı yalan söyleyen ve doğru kendisine geldiği zaman onu yalan sayandan daha zalim (daha haksız) kim olabilir? Kâfirlerin yeri cehennemde değil midir? “39:32 –

Cehenneme gidecek ÖNYARGIDIR.

Onlara,“Allah’ın indirdiğine uyun!” denildiğinde, “Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)a uyarız!” derler. Peki, ama ataları bir şey anlamayan, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı (onların yoluna uyacaklar)? Bakara 170

 

3. Bu konuda çok sorulan bir diğer soru.

x kişisi , İnsanlık adına şu buluşa imza atmış ama Müslüman olmadığı için cehenneme gidecek. Kul hakkı yiyen Müslüman ise cennete gidecek. Ben böyle bir ahiret inancına inanmadığım için İslam’ı reddediyorum

Bir de şu soru var tabii…

Afrika’da ilkel kabilede doğan adam hiçbir şey bilmediği için cehenneme gidecek, ama Müslüman ülkede doğan cennete gidecek. Biz şanslıyız, o şanssız. Ben bu sebeple İslam’ı reddediyorum”…

Bu iki soru aslında birbiri ile çelişir.

Einstein der ki;

Aslında herkes dahidir. Ama siz kalkıp bir balığı, ağaca tırmanma yeteneğine göre yargılarsanız, tüm hayatını aptal olduğuna inanarak geçirir.

Öncelikle;

“X” buluşunu yapan kişinin cehenneme gittiğini nereden biliyorsun ? Mutlak bir bilgiye sahip gibi, nasıl bu kadar emin konuşuyorsun ?

“Kitap ehlinden öyleleri var ki, Allah’a, size indirilene ve kendilerine indirilene, Allah’a derinden saygı duyarak inanırlar. Allah’ın âyetlerini az bir değere satmazlar. Onlar var ya, işte onların, Rableri katında mükâfatları vardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.” Al-i İmran 199

Kafir, “gerçeği örten” demektir…

Bir kişinin kâfir olabilmesi için, “bilginin” ona ulaşması ve onun bu bilgiyi reddetmesi gerekir…

“Biz hiçbir memleketi uyarıcıları olmadıkça helak etmedik. (Şuarâ Suresi), 208. Ayet

“Biz bir kavme Resul göndermedikçe azab etmeyiz.” (İsrâ Sûresi, 17/15

Eğer Afrika’daki adama, dini bilgi ulaş-ma-mışsa cehennemlik de değildir…

Peki, böyle bir ihtimal var mıdır ? Afrika’daki adama bilginin ulaşmamış olması mümkün müdür ?

“Her ümmetin bir peygamberi vardır. Onların peygamberi geldiği (tebliğini yaptığı) zaman, aralarında adaletle hükmedilir ve onlara asla zulmedilmez. (Yûnus Suresi), 47. Ayet

(O gün Allah, şöyle diyecektir:) “Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan ve bu gününüzün gelip çatacağı hakkında sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?” Onlar şöyle diyecekler: “Biz kendi aleyhimize şahitlik ederiz.” Dünya hayatı onları aldattı ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ettiler. En’am suresi 130

“İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder.” Kıyame 36

İnsanoğlu, sebepsiz yaratılmamıştır…

İnsan, “Kulluk” gayesi ile yaratıldığı için, buna ulaşabilecek donanım (akıl ve fıtrat) ile yaratılmıştır…

Bizim Afrika’daki kişilere bakıp, onların hiçbir şey bilmediğini düşünmemiz bir “zan” dan ibarettir…

Bu durumda şunu sormamız gerekir…

Zan , gerçeği ne kadar yansıtır ?

Kime ne kadar bilgi ulaştığını dışarıdan bakarak anlayabilir miyiz ?

Kur’an-ı Kerim’de konumuzu açıklayan çok güzel örnekler vardır…

Musa as sadece 40 gün inzivaya çekilir ve geri döndüğünde İsrailoğullarını buzağıya taparken bulur…

O dönemde onlara dışarıdan bakan biri, buzağıya tapan bu kavmin halini görüp, onlara hiçbir peygamberin ulaşmadığı zannına kapılabilirdi.

Oysa bu kavme iki peygamber gönderilmişti ve en mühimi Harun as içlerinde olmasına rağmen, onlar buzağıya tapmayı seçmişlerdi.

Lut as’ın kavmini düşünelim… O dönemde onların hayatına dışarıdan bakan biri de, o topluma uyarıcı ulaşmadığını düşünebilir.

Oysa Lut as kavmine gerçekleri anlatmasına rağmen onlar (Lut as ‘ın eşi de dahil olmak üzere) inkarı seçmişlerdir. Peygamber içlerinde yaşarken onlar inkarı seçmişlerdir.

Sadece dini konularda değil, ilkel kabilelerin birçok konuda bilgisiz olduğunu düşünüyoruz.

Mesela dışarıdan bakıp, onların sağlık konusunda hiçbir bilgiye sahip olmadıklarını düşünebiliriz…

mesela size sorsam.…

Her gün dişlerini fırçalayan modern bir insanın ağzındaki bakteri sayısı ile ilkel kabilede yaşayan bir insanın ağzındaki bakteri karşılaştırılsa, sizce sonuçlar nasıl olur ?

İzlediğim bir belgeselde ilkel kabiledekilerin ağızlarındaki bakteri sayısı, modern insanınkinden çok daha az çıkmıştı…

Sonuçlar bilim adamlarını şaşırtmıştı…

Aborjinlerin, Kızılderililerin bitkilerle ilaçlar yaptıklarını biliyoruz.

Günümüz insanın buna benzer öyle yanılgıları var ki…

Mesela belgesellerdeki  ilkel bir kabileyi izleyen kişi, onların vücutlarına zarar verecek şekilde taktığı takıları veya kendilerini boyamalarını “onların bilgisizliği, cahilliği” olarak yorumluyor…

Ama yine aynı kişi, modern ülkelerde yaşayan kişilerin “ dövme , piercing, dağlama ” gibi yöntemlerle vücutlarını başkalaştırmalarını “kişisel tercih” olarak yorumluyor…

Oysa iki davranış da aynı…

İnsan hep aynı..

Ya da ;

Pasifik Adaları’nın Pentecost Adası’nda yaşayan kabilenin, iyi hasat alabilmek için yaptığı kara atlayışlarını “onların bilgisizliği” olarak yorumlanıp;

Aynı davranışın adı “bungee jumping” olduğunda bunun “tehlikeli bir spor” olarak yorumlanması…

İlkel insanın, bazı şeyleri “akıl edemediği” sanılıyor…

Oysa kara atlayışı yapan kabile insanları da , bu atlayışların tehlikeli olduğunun bilincinde… Ölümleri ve yaralanmaları tecrübe etmişler…

Ancak hem kendi tecrübeleri, hem de onları ziyaret eden modern insanların uyarılarına rağmen, kabile insanlarının çoğu kara atlayışı yapmaktan vazgeçmiyor…

Kendilerini uyaranlar olmasına rağmen buna devam ediyorlar…

Çünkü her ne kadar bu atlayışları Tanrı adına yaptıklarını söyleseler de, aslında bu atlayış, kabilenin diğer üyelerine, kendilerinin ne kadar korkusuz ve cesaretli olduğunu göstermenin bir yolu…

Kısacası bilgileri ve akılları ile değil, nefsi arzuları ile hareket ettikleri için akıllarını kullanmıyorlar…

Modern insanda da aynı hastalık var…

“Eğer senin bu dâvetini kabul etmezlerse, bil ki onlar sadece heva ve heveslerine uymaktadırlar. Hâlbuki Allah tarafından bir delil olmaksızın kendi heva ve hevesine tâbi olandan daha şaşkın ve sapkın kimse olabilir mi? Allah, zulmü kendine meslek edinen kimseleri hidâyet etmez, emellerine ulaştırmaz. Kasas suresi;50

“Allah onlara zulmetmedi. Fakat kendileri, kendilerine zulmediyorlar.” Al-i İmran ;117

İlkel kabilelerin hiçbir şey bilmediğini düşünmek sadece bir zandan ibaret…

Eğer yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyuyorlar ve onlar sadece yalan uyduruyorlar.” En’am suresi 116

Bundan dolayı,

İlkel kabilelerin yaptıklarına bakıp, onlara hiçbir uyarıcının gelmediğini düşünmek yanılgıdır.

  • Bir diğer önemli nokta ise;

Müslüman bir ülkede yaşıyoruz ve hepimiz şunun farkındayız…

Evinde Kur’an-ı Kerim bulunmasına rağmen, ömrü boyunca hiç “Kur’an-ı Kerimi okumamış” insanlar var …

Düşünebiliyor musunuz ?

Kur’an-ı Kerim ona bu kadar yakınken, kişi merak edip oku-ma-mış…ve buna rağmen, kendisini Müslüman bir ülkede doğduğu için şanslı sanıyor

Afrika’da İlkel kabilede dünyaya gelen kişiye de şanssız…

Onun Kur’an-ı Kerime ulaşa-ma-masını sorguluyor, oysa Kur’an-ı kerime kendisi de ulaşabilmiş değil…

Demek ki “Kur’an- kerim’in bir kişiye ulaşmasının” kişinin nerede doğduğu ile bir ilgisi yok.

Kişinin “Arayış içinde olması ve aklını kullanması ile ilgisi vardır”.

İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki onun (Kur’an’ın) gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şahit olması, yetmez mi?  Fussilet, 53

Arayış içinde olan, ilkel bir kabilede de yaşıyor olsa, dağ başında da yaşıyor olsa, mutlaka Allah bir vesile ile ona yol gösterecektir…

Karşımızda iki seçenek  var…

Müslüman ülkede doğmayanlar hiç birşey bilmiyor “zannı” ile hareket edip, islamı reddedebilir, onları da kendi hallerinde bırakır, tembel tembel otururuz…

ya da;

Peygamber efendimiz döneminde ashabın, İslamı yayabilmek için ellerinden geleni yaptıkları ve dünyanın birçok noktasına ulaşabilmesi gibi, bizler de iyiliği yaymak ve kötülüğe engel olmak için çalışırız…

Dediğim gibi, arayış içinde olan aradığı şeye biz olmasak ta mutlaka ulaşacaktır da…

asıl soru şu….

– Biz “bu işe vesile ” olanlardan mı, yoksa,

– “İzleyici” olanlardan mı olacağız…

Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirler. Allah’a ve Resûlüne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. Tevbe suresi ;71

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazılarım kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Dünyada neden kötülük var ?

 

“Dünyada neden kötülük var” sorusu genelde şu cümle ile devam eder…

Keşke herkes iyi insan olarak yaratılsaydı.

Peki, biz iyi niyetli görünen bu dileğin gerçekte ne anlama geldiğini hiç düşündük mü?

Öncelikle herkesin iyi insan olarak yaratılması ;  “insanların iyiye  programlanmış” olarak  yaratılmasını gerektirir…

Bu durumda şu sonuçlar ortaya çıkacaktır…

Birincisi:

Ne yapacağı, nasıl davranacağı programlanmış bir insanın,  “akıl sahibi”  yaratılmasına gerek   kalmayacaktır… Çünkü aklını kullanmasını gerektirecek bir durum  olmayacaktır.

İkincisi:

Ne seçeceği programlandığına göre “seçeneklerin” yaratılmasına gerek kalmayacaktır…

Üçüncüsü:

Seçme hakkı olmayan programlanmış insan, artık  “özgür” de olmayacaktır…

Özgür değiliz, aklımız yok, seçim yapma şansımız yok…

Bunun nasıl bir şey olduğunu anlayabilmek için bir örnek üzerinden ilerleyelim.

Kemal Sunal’ın Fatma Girik ile oynadığı “Japon İşi” adlı filmi hatırlarsınız.

Filmde bir erkek, umutsuzca bir kadını sevmektedir. Onun bu halini gören ve üzülen Japon arkadaşı, ona  Japonya’dan sevdiği kıza tıpatıp benzeyen bir robot gönderir. Robot, kendisine verilen her emri yerine getirecektir…

Bir düşünelim…

Bizi sevmeye programlı, her dediğimizi yapan bir robot, bize “seni seviyorum” dediğinde bu bize anlamlı gelir miydi?

Buna sevgi diyebilir miyiz?

Ya da elimizde bir oyuncak var… Oyuncağın özelliği ise biz ne söylersek, onu bize tekrar etmesi…

Bu oyuncağı “akıllı” olarak tanımlayabilir miyiz?

Oyuncağa “gülümse” emrini verdiğimizde ve o gülümsediğinde, onun “mutlu bir oyuncak” olduğunu söyleyebilir miyiz?

Elbette ki bütün bunların hiçbirini söyleyemeyiz…

Tıpkı;

“Hata yap-ma-maya programlanmış bilgisayar yapılabilir, ama bu onu asla “dürüst” bir bilgisayar yapmaz.” örneğinde olduğu gibi…

Demek ki  “aşk, sevgi, mutluluk, dürüstlük, iyi insan ” gibi tanımlamaları yapabilmemiz için üç şeye ihtiyacımız var…

Akıl

Özgür irade

-Seçim yapabileceğimiz İhtimaller… (iyi- Kötü)

Tam da bu noktada Rum suresinin 21. Ayetini hatırlamamız lazım…

“Yine O’nun âyetlerindendir ki, sizin için nefislerinizden kendilerine ısınırsınız diye eşler yaratmış, aranıza bir sevgi ve merhamet koymuştur. Şüphesiz ki bunda düşünecek bir kavim için nice ibretler vardır.”

İnsana verilen “sevgi ve merhamet” duygusunun ancak “akıl sahibi ” kişiler için anlamlı olacağını Kur’an- ı Kerim bildirmiş…

Müthiş bir şey…

Ateist ve deistler,

Mademki bilimin ve aklın önemine bu kadar inanıyorsunuz, o zaman “akla ne gerek var ki” sorusu ile eşdeğer olan “dünyada neden kötülük var?” sorusunu niçin soruyorsunuz?

Bu soruya sizin verdiğiniz cevap;  “Allah’ı” inkârı değil,  “AKLI ” inkârı gerektirir…

 

  1. Bir başka örnek üzerinden konumuzu irdelemeye devam edelim…

“Yapay Zekâ” filminin de ilginç bir konusu vardır…

11 yaşında, kendi halinde bir çocuk olan David’in diğerlerinin farklı olmasının bir nedeni vardır. Tıpkı bir insan gibi davrandığı ve kendi de insan olduğuna inandığı için aslında yapay zekaya sahip bir robot olduğu kolayca anlaşılmamaktadır.

David, çocuğu olmayan ailelere, canlı ve ciddi bir oyuncak olarak verilen bir araçtan başka hiçbir şey değildir. Bunun farkına varmasıyla birlikte, gerçekliğine kavuşmak isteyecek ve bunun için tehlikelerle dolu bir yolculuğa çıkacaktırbeyazperde.com 

Sadece sevmeye programlanmış, çocuğu olmayan ailelere oyuncak olarak verilen bir robot.

Bir oyuncak ve bir eğlence aracı

Şimdi Hadid suresi 20. Ayeti hatırlayalım…

Biliniz ki dünya hayatı bir oyun, bir eğlence, bir süs ve kendi aranızda övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışından ibarettir. ” 

Ayette verilenleri numaralandırırsak Dünya hayatı şu beş şeyden ibarettir…

  1. Oyun
  2. Eğlence
  3. Süs
  4. İnsanlar arasında övünme
  5. Malları ve çocukları çoğaltma yarışı…

Şimdi Yapay Zeka  filmindeki  robotun insanlar tarafından programlanma sebebini tekrardan  hatırlayalım.

  1. Oyun
  2. Eğlence
  3. Süs
  4. İnsanlar arasında övünme
  5. Mallar ve çocuklar çoğaltma yarışı…

İnsanın yaratılma amacı  dünya hayatının bu beş özelliğine hizmet etmek olsaydı,   “akıl” sahibi yaratılmasına gerek yoktu ki…

Allah, insanı bir ARAÇ (bir eğlence aracı ve bir oyuncak olması) için değil, AMAÇ için yaratmıştır…

Biz; yeri, göğü ve ikisinin arasındaki şeyleri, oyun (eğlence) olsun diye yaratmadık. Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, elbette onu katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık öyle yapardık.” Enbiya 16,17

Dünya hayatına kulluk için değil, Allah’a kul olmak için yaratıldık…

İnsan bir karar vermeli…

Ya hayatı Allaha kul olma değeri üzerine inşa edip, Namaz, oruç, zekat, salih amel ile kul olmaya gayret gösterecek…

Ya da bu dünyayı tek gerçeklik olarak kabul edip, hayatın anlamını,  aynada nasıl göründüğünde, ne kadar para kazandığında, insanların ona verdiği değerde  arayacak…

“ İnsanlardan kimi de Allah’tan başka şeyleri O’na eş tutuyorlar da onları, Allah’ı sever gibi seviyorlar. Oysa iman edenlerin Allah sevgisi daha kuvvetlidir. “ Bakara 165

 

  1. Kur’an-ı Kerimde bir başka çarpıcı detay daha var…

Dikkat ettiniz mi bilmiyorum…

İnsanlar, cennete veya cehenneme girerken hafızaları sıfırlanmıyor

Cennete gidecek olanlar  iyiye programlanmış insanlar değil, özgür iradesi ile seçimini hakikatten yana kullanmış , “iyi” olarak tanımlanmayı hak eden insanlar…

Bu çok önemli bir nokta…

Mesela;

Suç işlemediği halde 40 yıl hapishanede yanlışlıkla yatmış ve hapisten çıktıktan bir sene sonra ölmüş bir adamı düşünelim…

Ateist ve deistler için yaşam sadece bu dünyadan ibarettir. Ölümden sonrası yoktur.

Onların bakış açısına göre haksız yere 40 yıl yatan ve  1 yıl sonra ölen bu adamın hayatı sadece bu dünyadan ibaretti, öldü, bitti…

Bu insan hapishanede her gün kin ve öfke biriktirdi… Tek bir hayat hakkı vardı… Onu da birileri haksızca elinden aldı…

40 yılda kaybettiklerini tazmin edemeden de öldü…

Ateist ve deistler bu adamın haklarını alamadan ölmesine çare üretemezler…

İnsan ahireti yok saydığında, dünyada yaşadığı acıya çare üretemez.

Çare üretemedikçe de, kendine zulmeder…

“Âyetlerimizi yalanlayan ve kendilerine zulmetmiş olan kavmin durumu ne kötüdür! “ Araf suresi;177

Müslümanın kaybetme şansı yoktur.

Onlar orada şöyle derler: “Hamd olsun Allah’a, bizden o üzüntüyü giderdi. Gerçekten Rabbimiz çok bağışlayıcı ve şükrün karşılığını vericidir.” Fatır suresi; 34

 

  1. İyilik nedir, kötülük nedir?

İnsanoğlu geçmişte kötülük olarak nitelendirdiği ve “Bu başıma neden geldi?” diye isyan ettiği bir olaya, yıllar sonra “iyi ki yaşamışım” diyebiliyor…

Yaşadıklarımızın iyi ya da kötü olduğunu bilmiyoruz.

Dolayısıyla iyilik nedir, kötülük nedir bunun tanımını biz yapamayız…

“Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olur. Olur ki sevip arzu ettiğiniz bir şey sizin için şerli olur. Gerçeği Allah bilir, siz bilmezsiniz. Bakara 216”

Mesela zenginlik

Kimi zenginliğini fakirlerle paylaşır, harama bulaşmadan Allah yolunda harcar ve bu kişi zenginliği kendisi için bir hayra dönüştürür…

Kimi de zenginliğini dünyevi zevkler  uğrunda sınırsızca harcar, bununla böbürlenir, kibirlenir ve  zenginliği kendisi  için zulme dönüştürür…

İşte bu, ellerinizle yaptığınız yüzündendir, yoksa Allah kullara zulmedici değildir. Enfal suresi, 51

Allah, her şeyi bir hikmet ile yaratandır.

Müslüman; Allaha güvenen ve onun ilmine teslim olandır…

[Ey insanlar! Şunu kesin olarak biliniz ki, Allah’tan başka asla herhangi bir ilah ve yaratıcı kesinlikle yoktur!..Mü’min ya da kafir insanlara veya toplumlara isabet eden hayır ya da şer her bir şey mutlaka Allah’ın izni/ iradesi dahilindemutlaka bir hikmete veya bir maslahata binaen isabet eder!.. Evet], Allah’ın izni/ iradesi/ takdiri olmadıkça, hiçbir bela ve musibet gelip [insana veya topluma] asla isabet etmez!.. Evet, [şunu biliniz ki], her kim [gerçek anlamda] Allah’a iman ederse, Allah onun kalbine/ aklına hidayet/ (doğru düşünce/ doğru bilgi, ruh genişliği, sabır, sebat, azim, gayret, huzur ve büyük bir esenlik duygusu) verir!..

[Böylece o, kendisine isabet eden hayır ya da şer her bir şeyin mutlaka bir hikmete veya bir maslahata binaen kendisine isabet ettiğini fark eder; şayet varsa kusurlarını telafi etmeye çalışır, iyiliklerini artırmak ister ve bunun için mücadele eder!..] Evet, [şunu biliniz ki], Allah, her daim her şeyi hakkıyla bilmekte olandır!.. Tegabun suresi,11

Sözün özü;

“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile deneriz. (Ey Peygamber! ) Sabredenleri müjdele !

 O sabredenler, kendilerine bir belâ geldiği zaman: Biz Allah’ın kullarıyız ve biz O’na döneceğiz, derler.

İşte Rablerinden bağışlamalar ve rahmet hep onlaradır. Ve doğru yolu bulanlar da onlardır.”  Bakara suresi 155 -157

 

 

 

 

 

 

 

 

ATEİSTLERİN İDDİALARINA CEVAPLAR..., Yazılarım kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Sümer efsanesi THE END.

 

  1. “Kur’an’ ın kökeni Sümerlerdir” diyenler aynı zamanda İslamın “Hint dinlerine” benzerliğine de dem vururlar.

Mesela “Budist namazı” diyerek buna benzer videoları yayınlıyorlar…

http://www.youtube.com/watch?v=wipq7vp-2Jg

Hindu namazı diyerek;

http://www.youtube.com/watch?v=rxBIPlYRojw

“Budist tavafı” diyerek de bunları paylaşıyorlar…

http://www.youtube.com/watch?v=WlrKLvE3tuU

Hint Mitolojilerinde de “tufan” var, derler…

Brahma ismi ile “Abraham (A-Braham; İbrahim) veya Rahman ( B-rahman) isimlerinin benzerliği gibi birçok bilgiyi paylaşıyorlar…

Oysa “İslam ile Hint dinleri arasında bağ kurmak ” kendi iddialarını çürütmek demek.

Çünkü İslam ile Hint dinleri arasında bağ olduğunu iddia ettiğinizde şunu da demeniz gerekmektedir.

“Brahmanizm’in kökeni Sümerlerdir.”

Peki, bunu diyebilir misiniz ?

Muazzez İlmiye Çığ gibi ilahi dinlerin Sümer mitolojilerinden oluştuğuna inanan Gönül Tekin, katıldığı bir tv programında konu Sümerlerde “ineğin “ kutsallaştırılmasına geldiğinde kendisine sorulan Brahmanizm ile ilgili soruya şu cevabı vermiştir. (bu linkte 48.40 -51.00 dakikalar arası.)

“Brahman dini de buradan mı (Sümerler) türüyor?

  • Orasını bir Hindolog söylese daha iyi olur. “

Bütün dinlerin kökeni Sümerler ise, o zaman bu soruya hiç tereddüt etmeden “evet” denilmesi gerekirdi. Neden bir Hindologun söylemesine ihtiyaç duyuluyor?

Çünkü bu konuda iki sorun var?

a-Sümerlerin kökeni?

b-Hint “dinlerinin” kökeni?

 

a.     Nasıl ki Urfa- Göbeklitepe’de çıkan sonuçlar karşımıza sanılanın aksine bir sonuç ortaya çıkardı ise, İndus vadisinde ortaya çıkan Mohenjo-daro ve Harrappa kalıntıları da Sind medeniyeti ile ilgili bilgilerin hiç de sandığımız gibi olmadığını ortaya çıkardı…

Öncelikle Gönül Tekin’in ısrarla birkaç yerde vurguladığı : “Zaten MÖ 1000 önce yazıları yok (örneğin dakika 50:00 ve 3:26:47)” dediği İndus vadisi uygarlığının MÖ. 2800 de yazıları vardı. ( Bakınız… indus’ta bulunan 5000 yıl öncesine ait kültür merkezi ve mezopotamya, Ebru Terzioğlu, arkeolog )

Bu bölgedeki tabletler, Sümer yazıtlarından öncesine tarihlendiriliyor… (bakınız. )

Zaten en eski kutsal kitap kabul edilen ve Hinduizm’in kökeni olan vedaların (ilki Rigveda) tarihi dahi MÖ 1300 lere dayanır. (Antik Hindistan belgeseli),  dakika 10:00 -11:00 arası )

“Sind Medeniyeti takriben M.Ö. 3500 tarihine mal edilir. M. Barlas, İndus Kült Eşyaları, lisans tezi, 1940. ”

İndus vadisinde çıkan bulgular öyle şaşırtıcı oldu ki, bu sefer de şu soru gündeme geldi…

Sümerleri, Hintliler mi kurdu? ”

Şaşırtıcı değil mi?

Medeniyetin başlangıcı Sümerler sanılıyordu oysa…

Bu konuda Muazzez İlmiye Çığ’ın da hocası olan Ord. Prof. Dr. BENNO LANDSBERGER açıklamasına bakalım…

“Sümerlerin menşei (kökeni) meselesine gelince, Pencap ve İndus vadilerindeki eski kültür tanındıktan sonra bu mesele, yeni bir renk alır. Bu kültürün kapladığı saha Sümer kültürünün kapladığı sahadan on defa daha büyüktür.

Bu sahanın pek mütecanis olan kültürü, medenî müktesebat cihetinden hiç aşağı kalmadığı gibi meselâ şehirlerin yapısı bakımından ve diğer bazı noktalardan da Sümer kültüründen üstündür.

Belki Sümerlerin Meluhha ismini verdikleri ülke İndus topraklarıdır. Birbiri ile sıkı yakınlığı olan Fırat ve İndus kültürünün aynı menşeden mi geldikleri veyahut bu kültür mümessillerinin aynı menşeden mi oldukları, Sümerler ile Meluhhalılar arasında bir ırk yakınlığı olup olmadığı, Sümerlerin İndus vadisinden mi buralara geldiği suallerine, ilmin bugünkü durumu ile ne evet ne de hayır ile cevap verilebilir.

Bilhassa her iki yazı sisteminin tamamıyla başka başka oluşu, bir de ev yapısı, alet şekilleri ve plâstik, sanatın tamamıyla başka oluşları bu suale müspet bir cevap vermemize mânidir.

İndus vadisinin plastiği serbest şekil verme hususunda Yunan plastiğini hatırlatır. Hâlbuki bu vaziyet Sümerlerin kalıplaşmış nizam fikirleri altında meydana gelen plastikleriyle tamamıyla zıt bir hal gösterir.

Diğer taraftan ise İndus vadisinde Sümerlerin zengin fantezi mahsullerine, çeşitli şekiller bulma kabiliyetine rast gelinmiyor. Binaenaleyh, şayet Meluhha’hlarla Sümerler arasında ırk bakımından bir menşe birliği mevcutsa müstesna ve yaratıcı bir dehâya malik olan bu ırk ayrı ayrı yerlerde değişik inkişaflar göstermiş demektir. , MEZOPOTAMYA’DA MEDENİYETİN DOĞUŞU, çeviren Mebrure O. Tosun Sümeroloji İlmi Yardımcısı

Sonuç olarak; Sümerlerin kökenini bilemiyoruz…

       b.    

–       “Sind buluntuları arasında bilhassa Mohencodaro’da çok sayıda hayvan figürleri mevcuttur (S.J.Marshal s.347). En yaygın olan hayvan figürü kısa boynuzlu boğa ve hörgüçlü Brahmi öküzüdür. Kısa boynuzlu boğaların boyunlarına bazen çelenk takıldığını görüyoruz (PL. 10. C. 23. Marshal).

Buradaki boğaların başları mühürler üzerindeki tasvirlere benzer şekilde iğiktir (Marshal, Nos.327-40). Hörgüçlü boğanın vatanının Hindistan mı yoksa Afrika mı olduğu hakkında şüphe edilmektedir. Mamafih eski zamanlardan beri, çeşitleri ile birlikte, Sind’de bulunmakta olduğu nazarı itibare alınarak, vatanın Afrika’dan ziyade Hindistan olduğuna hükmetmek lâzımdır.

 Ward’a göre bu tip öküzler Mezapotamya’da M.Ö. 1000 yılına kadar görünmez . HİNDİSTAN’DA İNEK KÜLTÜ VE BU KÜLTÜN MENŞEÎ ÜZERİNE BÎR ARAŞTIRMA, KEMAL ÇAĞDAŞ, Hindoloji Asistanı

–     “Harrapa ve mohenjo daro da bulunan heykellerden “bugünkü Hindistan’da mevcut Lingam (linga) kültüyle Vişnu, Şiva gibi bazı önemli ilâhlar ve yoga sisteminin bu dönemin mirası”* olduğu anlaşıldı.. Hinduizm, “İndus nehri etrafında oturanlar” anlamında Sind – hu kelimesinden Farsça yoluyla Batı’ya geçmiştir .*İslam ansiklopedisi…)

İndus medeniyetinin dininin kökeni Sümerlerdir diyemeyiz…

Birinci sonuç;

– İndus medeniyeti ile Sümer medeniyeti aynı dönemde yaşamışlardır…

– Yazı dilleri, şehircilik anlayışı , kültürel farklılıkları vardır…

İslamın; Sümer mitolojileri ile benzerliğini Sümer Medeniyeti ile açıkladınız diyelim, “Hint dinleri” ile benzerliğini Sümerlilerle izah edemezsiniz…

Bu durumda İslam ile Hint dinleri arasındaki benzerliği nasıl izah edeceksiniz ?

 

  1. İlginç olan önemli bir nokta var…

Sadece Mezopotamya ve İndus vadisi değil, dünyanın farklı kültür ve coğrafyalarında yaşayan milletlerin de mitolojilerinde ve inançlarında “benzerlikler” var…

İnsanoğlu; “Bu dünyaya nasıl geldim, neden buradayım, ne olacağım” sorularının cevaplarını geçmişte de aradı, bugün de arıyor…

Benzerliklerin olması “hepsinin kaynağının aynı” olduğunu, soruların  ilahi kaynak tarafından geçmişte de peygamberler aracılığı ile insanlara açıklandığını gösterir…

Din hep var vardı…

Çünkü insanın yaratılma amacı “kulluk”…

“İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanıyor? ” Kıyame ;36

“Hiçbir ümmet yoktur ki, aralarında bir uyarıcı gelip geçmiş olmasın.Fatır 24

 

  1. Dünyanın tamamı kazılmış, geçmiş kavimlerin ne yaşadığı ile ilgili bütün arkeolojik bilgilere ulaşılmış değil…

Bu bilgiye sahip olunmadan sadece “bulunabilen” sonuçlar ile hareket etmek ve buradan hükümler çıkarmak buz dağını görünen kısımdan ibaret sanmaktır…

Buz dağında aşağıya doğru inen kişi, her kademe de şunu diyecektir : “Göründüğü gibi değilmiş…”

Ki biz her gün gazetelerde şöyle haberler okuyoruz…

“İnsanlık tarihini değiştiren keşif…”

“Tarih hiç de sandığımız gibi değilmiş“

“Bilim adamları şokta”…

“Arkeologlar şokta”…

“Machu Pichu kalıntılarını kim yaptı ?”

“Peru da yeni nazca çizgileri ortaya çıktı… Bunların neden ve nasıl yapıldığı izah edilemiyor… Uzaylılar mı yaptı” gibi…

Sümerlileri çözenler sadece Sümer medeniyetini anladıklarını iddia etselerdi problem yoktu… Oysa onlar Sümerler üzerinden “dinlerle” ilgili iki iddiada bulundular…

– İnsanlar yerleşik hayata geçtikten sonra “din” oluştu.

– Zamanla Sümer efsaneleri “din” oldu.

Bunları söyleyenler iki ayrıntıyı atladılar…

Birincisi;

Sümerler, yeryüzünde yaratılan ilk insanlar değillerdi… .

İkincisi

 “Sümerler mitolojilerini kimlerden aldı ?” sorusu cevaplandırılmamıştı

Ve Göbeklitepe ile yanıldıkları ortaya çıktı…

Oysa arkeolojik bulgulara dayanarak bu kadar iddialı konuşuluyorsa, hatta bunun üzerine cilt cilt kitaplar yazılıyorsa, daha sonra çıkan hiçbir bulgunun bu sonucu değiştirme-me-si gerekirdi…

“Günümüzde hiçbir bilim dalı, ilk insanın yaşadığı dönemden kalma bir belgeye sahip değil. Bu yüzden dinin kaynağı hakkında ileri sürülen fikirler faraziyeden öteye geçmemektedir (Mehmet Aydın, Dinler Tarihine Giriş, 33).

 

  1. Dinlerin oluşumu hakkında bir başka iddia da “İlk insanların çok tanrılı din anlayışı zaman içerisinde evrile evrile tek tanrı inancına dönüştü” iddiasıdır…

Konunun anlaşılması için “peygamberlerin ne ile mücadele ettiğinin” anlaşılması gerektiğine inanıyorum…

Pettazzoni’ye göre monoteizm (tek tanrı inancı), evrim (evolution) sonucunda değil, devrim (revolution) sonucunda meydana gelmiştir.

Yahudi monoteizmi, eski Doğu politeist kültlerine karşı ortaya çıkmıştır. Hıristiyanlık, pagan Greko-Romen ve barbar Batı‟nın çeşitli dinleri ile mücadele etmiştir. İslam ise putperest Arapların geleneksel dinlerine sert bir tepki göstermiştir. Aynı şekilde Zerdüştlük de İranlıların geleneksel dinlerine karşı koymuştur. Sonuç itibariyle Pettazzoni, monoteizmi, politeizmin reddi olarak tanımlamakta”… Monoteizm ve yüce varlık konusunda Wilhelm Schmidt ile Raffaele Pettazzoni arasındaki tartışma,  Ramazan Adıbelli

Ne oluyor da İbrahim, Musa, İsa, Muhammed isminde birileri çıkıyor ve çok tanrıya inanan insanlara “Allah’ın tek, ezeli ve ebedi, doğmamış ve doğrulmamış, ” olduğunu anlatıyor?

Niye?

Mesela Mısırlıların “apis öküzüne” taptığını biliyoruz… Bu “gerçek” bir bilgi…

Peki, Musa as ne diyor?

Hani Mûsâ kavmine, ‚Allah size bir sığır kesmenizi emre-diyor‛ demişti. Onlar da, ‚Sen bizimle eğleniyor musun?‛ demişlerdi. Mûsâ, ‚Kendini bilmez cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım‛ demişti.” Bakara 67

Boğanın “hayvan” olarak tanımlanması ile, “tanrı” olarak tanımlanması aynı şey değildir… İkisi arasında müthiş bir bilinç farkı vardır…

Peygamber, boğanın alelade bir hayvan olduğunu anlatabilmek ve onunla ilgili tabuları yıkabilmek için mücadele etti…

Bu mücadeleyi sıradan bir şeymiş gibi değerlendiremezsiniz…

Kutsal metinlerdeki inançları anlamak için, o inançların kendileriyle mücadele ettiği mitosları bilmeye gerek vardır. Bu bilgilerin bilinmesi, aslında kutsal metinlerin de, onları getiren peygamberlerin de ne büyük mücadeleler verdiğini açık bir şekilde gösterecektir. Dursun Ali Tökel. Milel ve Nihal dergi, cilt 6, sayı 1

 

  1. Mevcut arkeolojik bilgiler ile dinlerin kökenine ulaşamayız…

Ama bir yol var…

“İnsanın fıtratındaki deliller”…

Bilimi, sanatı, felsefesi olmayan insan toplumları geçmişte vardı ve bugün de vardır. Ama hiçbir zaman dinsiz bir toplum var olmamıştır “…(Bergson, Henri)

Bundan dolayı da dinlerin oluşumu üzerine fikir yürütenler daha çok “insanların duyguları” üzerine kafa yormuşlardır…

Mesela;

****

Dinlerin oluşumu hakkında Freud, “dileklerin tatmini” olarak görmüştür. “Dini görüşler, medeniyetlerin diğer ürünleriyle aynı ihtiyaç temelinde ortaya çıkmıştır; doğanın ezici gücüne karşı kendini savunma zaruretinden.”

Ünlü sosyal psikolog Erich Fromm da, insanların “güvenlik ihtiyacı” ile dine yöneldiklerini vurgulayarak, dinlerin “korkuların giderilmesi arzusunu” karşılamasına dikkat çekmiştir.

İlkel insan, tabiat olayları karşısında hem şaşkınlık, hem de korku duymuştur. Natürizm yani tabiatçılık bir çok kişiye göre dinin başlangıcıdır.

Oysa bu argüman “Allah’ın varlığının “ delil olabilecek kuvvetli bir argümandır.

Her insanın doğuştan sahip olduğu korkma duygusu ve “korkuların giderilmesi arzusu” doğuştan sahip olduğumuz, gelecek hakkında, evren hakkında ve kendi acizliğimiz hakkında düşünme yeteneğimizle birleşince; doğuştan, bizi Allah’a muhtaç eden arzulara sahip olduğumuz olgusu karşımıza çıkar.

Neden farklı arzularımız bizi Allah’ın varlığına inanmaya yöneltecek şekildedir?

Arzularımızı incelediğimizde, bu dünyada yaşamak ve üremekten çok daha fazlasıyla ilgili olduklarını görmekteyiz.

Yırtıcı hayvanlardan veya yüksek bir yerden düşmekten korkma, elbette bu dünyada yaşamamıza ve ürememize bir katkıda bulunur. Fakat insan zihninin evrenin genişliğini ve kendi aczini kavraması sonucunda, bu durumdan korku duyunca; tüm evrendeki oluşumlara gücüyle etki edebilen bir Varlığa, korkuların giderilmesi arzusunun kendisini yöneltmesinin, bu dünyada yaşama ve üreme ile ilgisi yoktur.

Nitekim bir çok tür de kendilerini öldürebilecek canlılardan korkuya benzer bir his duyuyor gibidirler, fakat evrenin genişliğine karşı kendi acizlikleri üzerine düşünmeleri üzerine çıkan korkulardan kurtulma arzularının, kendilerini bu evrene aşkın olana yönelttiğini gözlemlemiyoruz.

Ağaçta, toprakta, suda olmayan böylesi arzular (yaşam, mutluluk, korkulardan kurtulma, gaye gibi); bu unsurları meydana getiren aynı atomların birleşimiyle bizleri meydana getirdiğinde, ne oluyordur da bizde oluşmaktadır? “

Daha da önemlisi nasıl oluyor da bu arzuların varlığı Allah’ın varlığını gerektirmektedir?

İnsanların içine bu arzuların konması yoluyla, Allah’ın, insanları kendisine inanmaya yönelttiği, Augustine ‘in kelimeleriyle söylemek gerekirse “Bizi, kendisi için yarattığı “ söylenebilir. “ Caner Taslaman, Allah Felsefe ve Bilim… “ ****

“Eğer Tanrı, yarattıkları için bu kadar hassas, dikkatli, sevgi dolu ve hayret verici bir ortam inşa etmişse, o zaman O’nun bu evreni keşfetmesini, araştırmasını, takdir etmesini, ondan ilham almasını ve nihayetinde –en önemli iş olarak- kendisini evren yoluyla bulmasını istemesi gayet doğaldır. “ John A. O’Keefe.

Son söz…

“Bir tutam atomun niye düşünce kabiliyeti olsun ki? Niye ben, su yazıyı yazarken bile, ne yaptığımın üzerinde düşünebiliyorum; ya da niye siz, yazdıklarımı okurken, ileri sürdüğüm fikirler hakkında, benimle aynı fikirleri paylaşarak ya da onları redderek, hoşnutlukla veya canınız sıkılarak, bana karşı çıkmaya hazırlanarak veya fikirlerimin buna bile değmeyeceğini düşünerek kafa yorabiliyorsunuz ki? Kimsenin, hele de bir Darwinistin, bu sorulara bir cevabı yoktur. Mesele şu ki, bu sorulara bilimsel bir cevap verilemez. “ Darwinist filozof Michael Ruse.

 

**** (yazımın bundan sonraki bölümü “Allah Bilim Felsefe” kitabından alıntıdır… Kitaba pdf olarak bu linkten ulaşabilirsiniz… Vakti olanların kitapta “Caner Taslamanın, Arzu delili” ile ilgili bölümü okumasını tavsiye ederim… sayfa 59

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ATEİSTLERİN İDDİALARINA CEVAPLAR..., Yazılarım kategorisine gönderildi | , , , , , ile etiketlendi | 2 yorum

Allah, kendisine inanmayan iyi insanları neden cehenneme atıyor ?

      1.      Kötü” nedir? İyi insanlar dediğimiz kimler? İnsan, neleri yaptığında “iyi insan” olarak değerlendirebilir? Daha anlaşılır olması açısından konuya bir örnek ile başlamak istiyorum… Bu örneğin sonunda size şu soruyu soracağım… Thomas Robert Malthus, iyi biri mi? … Okumaya devam et

Daha çok galeri | 12 yorum

Bu yazıyı mutlaka okumalısınız…

 

 

Namaz kılmak gibi bir gündemi olmayan bir kişinin Müslümanlık iddiası ne kadar ciddiye alınabilecek bir iddia olabilir?”

Değerli Erdem Uygan beyefendinin “Kitap ve Hikmet” dergisinde de yayınlanan yazısını mutlaka okumalısınız…

erdemuygan.com

 

 

 

 

Yazılarım kategorisine gönderildi | 2 yorum

Dört Kadınla Evlilik Konusu…

  Diyelim ki ben dini meselelere hiç meraklı biri değilim… Ancak Kur’an da çok eşlilik ile ilgili ne yazdığını merak ettim… Bu sebeple de çok eşliliğin anlatıldığı söylenen Nisa suresinin 3. ayetini ilk defa okumaya başladım… “Yetimler konusunda adaleti koruyamayacağınızdan … Okumaya devam et

Daha çok galeri | 5 yorum

İki Kadının Şahitliği konusu…

Bu galeri 1 fotoğraf içeriyor.

  Öncelikle  konumuz ile ilgili ayeti hatırlayalım… Ey iman etmiş olanlar! Belirlenmiş bir vakte kadar [her ne şekilde olursa olsun, içinde borç bulunan] bir muamele ile birbirinize borçlandığınız zaman, onu [hukuki bağlayıcılığı olacak bir şekilde] hemen yazınız!.. Aranızda [güvenilir] bir … Okumaya devam et

Daha çok galeri | 3 yorum

YETTİ artık….

Aşağıdaki ayete inanıyorsanız, bu kitaba iman ediyorsanız; buna uygun davranın…

Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır.
Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin
gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?
İşte bundan tiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi
çok kabul edendir, çok merhamet edendir. Hucurat suesi;12

Yazılarım kategorisine gönderildi | 1 yorum

Düşünenler için…

 

Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiçbir topluluğun, babaları, oğulları, kardeşleri yahut kendi soy sopları olsalar bile, Allah’a ve peygamberine düşman olan kimselere sevgi beslediğini göremezsin. İşte Allah onların kalplerine imanı yazmış ve onları kendi katından bir ruh ile desteklemiştir. Onları, içlerinden ırmaklar akan ve içlerinde ebedî kalacakları cennetlere sokacaktır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah’ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, Allah’ın tarafında olanlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. Mücadele suresi 22…

 

 

Yazılarım kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Cahiliye şiiri ve Kur’an

  “Kur’an ın kaynağı vahiy değildi… Peygamber, cahiliye şiirlerinden esinlendi” iddialarına cevap vermiş Caner Taslaman … “Cahiliye şiirleri” diye bize sunulan şiirler, gerçekten de cahiliye dönemine mi ait ? Değerli hocamın Keyifle okuduğum yazısından küçük bir alıntı… ” Cahiliye şiirleri” putperest dönemde yazıldığı için bu şiirlerden beklenen … Okumaya devam et

Daha çok galeri | Yorum bırakın